
Mumlar Sonuna Kadar Yanar Kitap Tanıtımı
“Bu soruyu ancak sen cevaplayabilirsin ve şimdi, bütün bunlar geçip gittiğine göre, aslında cevapladın: Hayatınla.
İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar.”
İkinci Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken artık yaşlanmış ve münzevi bir hayat sürmekte olan General Henrik tam kırk bir yıl önce bir anda ortadan kaybolan gençlik arkadaşını beklemektedir. Çocukluğunda ve gençliğinde sıkı bağlar kurduğu bu dostun ölmeden önce yanıtlaması gereken sorular vardır. İlk kez 1942’de yayımlanan ama asıl yazarın ölümünden sonra keşfedilerek birçok dile çevrilen Mumlar Sonuna Kadar Yanar Márai’nin kuşkusuz en çok ses getiren romanı.
Dostluk, kıskançlık, ihanet ve insan doğası üzerine uzun süre unutulmayacak bir meditasyon.
Dipten akan bir gerilim ve zarif biçimde örülmüş moral ve metafizik sorgulamalardan
oluşan çerçevesiyle parlak bir roman.
The New York Times Book Review
Sándor Márai insana rahat vermeyen, muhteşem bir hayalet romanı yazmış; hakikati
kendileri için bir arafa dönüştüren sağ kalanların ağıtı…
Thomas Wirtz, Frankfurter Allgemeine
Mumlar Sonuna Kadar Yanar Kitaptan Alıntılar
1. "“Fakat günün birinde bir yerlerden ışık gelir ve bir yüzü yeniden tanırız.”"
2. "“İnsan önemli soruları sonunda daima bütün hayatıyla cevaplar.”"
3. "“Belki de seni yeterince tanıyamadığım için suçlu bendim.”"
4. "“Asıl olanı ancak ayrıntılardan anlayabiliriz; kitaplar ve hayat bana böyle öğretti.”"
5. "“Yalnızlıkta insan her şeyle tanışıyor ve artık hiçbir şeyden korkmaz oluyor.”"
6. "“Bunu bekledim, çünkü beklemeye değer her şeyin kendi zamanı ve düzeni vardır.”"
7. "İnsan hayatta her şeye erişebilir, dünyadaki ve etrafındaki her şeyi yere yıkabilir, hayat insana her şeyi verebilir, insan hayattan her şeyi alabilir ama başka bir insanın zevklerini, eğilimlerini, ritmini değiştiremez; ona yakın, onun için önemli biri olsa da karşısındakini bütünüyle karakterize eden başka türlülüğünü değiştiremez."
8. ""Sonunda dünyanin hiçbir kiymeti yok.
Kıymeti olan sadece kalplerimizde kalan.""
9. "Her büyük tutku umutsuzdur; aksi takdirde tutku değil kurnazca hesabı yapılmış bir anlaşma, ılık menfaatlerle girilmiş bir takas ticareti olurdu."
10. ""Ne tuhaf, dünyada bencillikten, hırstan, kibirden baska bir sey daha var: Nini...""
11. "Hayatın sonradan getirdigi her şey, yontulmuş ya da ham arzular, güçlü duygular, tutkunun nihai bağları, her şey daha kaba, daha gayriinsanidir."
12. "“ Sonunda dünyanın hiçbir kıymeti yok. Kıymeti olan sadece kalplerimizde kalan.”"
13. "Şimdi, yaşlılığımda, çocukluğumu çok düşünür oldum. Bunun normal olduğu söylenir. Sona doğru insan başlangıcı daha net hatırlar."
14. "Zaman her şeyi muhafaza eder ama hepsi rengini kaybeder..."
15. "Kader yüzünü bize döndüğünde, bizi adeta adımızla çağırdığında yaşadığımız iç sıkışması ve korkunun altında her zaman hafifçe parlayan bir tür çekim de vardır, çünkü insanın istediği sadece ne pahasına olursa olsun yaşamak değildir, hayır; insan kaderini bilmek ve tamamen üstlenmek ister, ne pahasına olursa olsun, tehlike ve ölmek pahasına olsa bile."

Mumlar Sonuna Kadar Yanar Kitap İncelemeleri
Tipik bir Sandor Marai romanı ama okuduklarım arasında da en sevdiğim. İnsan psikolojisi ve duygu dünyasına dair muhteşem tespitleri olan bir yazar Marai. Tüm bunları kurguya dökerken, arka plana dönemin siyasi atmosferinin topluma yansımasını ve farklı olayların farklı sosyal sınıflardaki tezahürlerini de ekleyip muhteşem bir dille aktarıyor. Sonuç olarak ortaya öyle romanlar çıkıyor ki insan okurken -psikolojik ve sosyal- tespitlerinden mi etkilensin Marai’nin uzun cümlelerinin lezzetine mi kapılıp gitsin bilemiyor açıkçası.
Mumlar Sonuna Kadar Yanar, askeri okulda okurken tanışıp çok yakın iki dost olduktan sonra yolları bir nedenle ayrılan iki kişinin kırk bir yıl sonra yeniden bir araya gelmesini konu alıyor. Bir yandan iki arkadaşın geçmişini anlatıyor Marai, diğer yandan da yıllar sonra ilk defa bir araya geldikleri geceye götürüyor okuru ve geçmişin hesaplaşmasını okuyoruz. Farklı sosyal sınıflara mensup iki arkadaş bu; dolayısıyla tipik Marai romanlarında olduğu gibi, insan ilişkilerini didik didik ederken toplumun farklı sınıflarını da masaya yatırıyoruz aynı anda. Romanın en şahane kısmı da bu bence. Bambaşka ailelerden gelen iki dostun sosyal sınıflarının hayatlarını ve arkadaşlıklarını nasıl şekillendirdiğinin yanında, duygu dünyalarına ve psikolojilerine etkilerini de atlamıyor Marai.
Çok güzeldi kısacası. Öneririm.
Bitirdikten sonra elimde kupamla bir süre boşluğa baktım. Sessizliği, yıllar boyu biriken soruları, konuşulmamış şeylerin ağırlığını düşündüm.
Roman, görünüşte iki eski dostun kırk yıl sonra gerçekleşen buluşması gibi dursa da, aslında çok daha derin bir hesaplaşmanın hikâyesi. Bence burada anlatılan şey yalnızca bir ihanet değil. Aynı zamanda insanın kendine olan sadakatiyle, kendini kandırma arzusu arasındaki ince çizgi.
Her kelime sanki özenle seçilmiş, her cümle yılların ağırlığını taşıyor. Marai'nin dili; ağır ama asil, sade ama tok. Anlatıcı, anlatım, mekanlar ve olaylar ayrı ayrı ilgi çekici.
Eserde hoşuma gitmeyen tek husus, Krisztina karakterinin anlatının merkezindeki erkek egemen hesaplaşmanın gölgesinde kalması oldu. Yazar, Krisztina’nın arzularını, düşüncelerini ya da içsel çatışmalarını romana doğrudan yansıtmamış. Onun varlığı yalnızca Henrik ve Konrâd arasındaki kırgınlığın, ihanetin ve tutkunun bir katalizörü olarak işlev görmüş. Böylece yazar, kadın karakterin karmaşıklığını görmezden gelerek onu yalnızca iki erkeğin hesaplaşmasına hizmet eden bir nesneye dönüştürmüş.
Okurken şunu fark ettim: İnsan bazen sadece anlamak için değil, haklı çıkmak için de bekliyor. Ama zaman geçtikçe haklı olmanın anlamı kalmıyor. Geriye sadece yanıtlanmamış sorular ve yanıp bitmiş mumlar kalıyor. Ve en çok da şu çarpıcı gerçekle yüzleştim: İnsan, ömrünü yalnızca bir sorunun cevabını arayarak geçirebilir.
Ve evet, bazen sadece bir gece, iki sandalye, iki insan ve yanan mumlar yeter.
Macar Edebiyatına olan sevgim ve hayranlığım hat safada ve bunun da kurucusu Sandor Marai. İşin Aslı, Judith ve Sonrası metni ile tanıştığım yazar benim için hep ayrı bir yerde olacak. Mumlar Sonuna Kadar Yanar metni de çiçeği burnunda bir yeni baskı. Daha önce farklı bir yayınevinden çıkıyordu fakat baskısı yoktu. Sağ olsun Yapı Kredi Yayınları Esen Tezel çevirisiyle tekrar yayımladı.
Hikayemiz İkinci Dünya Savaşı sonrası son derece sade bir hayat süren General Henrik’e, kırk bir yıldır görüşmediği eski dostu Konrad’tan gelen bir mektupla başlamakta. Henrik’in uzun yıllardır beklediği bir mektuptur bu, öylesine bir bekleyiş ki ölümü bile erteletecek öneme sahiptir. Çünkü Konrad’ın cevaplaması gereken sorular vardır.
Kitabın ilk yarısında bu iki karakterin dostluklarını okuyoruz. Dostluklarının nasıl ve nerede başladığını, sonrasında ikisinin nasıl tek bir vücut gibi hareket ettiklerini öğreniyoruz. İkinci yarıda ise yazarımızın kaleminin gücüne tanıklık ettiğimiz satırlar başlıyor: General Henrik’e ait olan uzun bir monolog. Henrik’in kabulleniş ile birlikte gelen dingin öfkesini, kibir ve korkaklığın aslında çok da farklı şeyler olmadığını görüyoruz. Cevapları zihninin dehlizlerinde gizleyen Henrik, sondan ziyade sürecin önemli olduğunu kanıtlıyor okuyucuya, hem de müthiş bir biçimde.
Yazarın edebi becerisini, insan varoluşunun diplerindeki kötü yanları gözlemleme yeteneğini ve karakter konuşturmadaki ustalığını anlatmalara kelimelerim yetmez. En iyisi siz bu büyük yazarı ve bu şahane metni okuyun.
‘İnsan ne yaşayacağını biraz da kendi belirler. Yaşanması gerekeni belirler, yanına çağırır ve bırakmaz. İnsan böyledir. Yaptığının vahim olduğunu ilk andan itibaren bildiği halde yine de yapar. İnsan ve kaderi birbirine tutunurlar; birbirlerini çağırır ve şekillendirirler. Kaderin hayatımıza gizlice girdiği doğru değildir. Hayır, bizim açtığımız kapıdan girer ve ondan daha da yaklaşmasını isteriz. Hiçbir insan çelik gibi bir meşruiyetle kendi varlığından, karakterinden kaynaklanan bir musibete eylemler ya da sözlerle sırt çevirecek kadar güçlü ve zeki değildir.’
.
Henrik ve Konrad, askeri okulda tanışmalarının ardından yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, attıkları her adımda birlikte olan iki dost. Her yakınlığın bir gün uzağa düşme ihtimalleri onları da vuruyor.
41 yıllık bir uzaklık giriyor aralarına.
Sonra buluyorlar birbirlerini.
Sevgiyle, şefkatle değil. Açılmamış defterlerin tozlu sayfalarını okumak gibi bir buluşma onların yaşadığı..
.
Sandor Marai bu kısacık kitabında öyle yoğunlaştırılmış duyguları bir araya getiriyor ki şaşırmamak elde değil. Karakterin iç dünyaları ne kadar karanlıkta da olsa Mumlar Sonuna Kadar Yanar ve o mum ışığında biz pişmanlıkları görürüz, hayal kırıklıklarını, kibiri, sosyal statüleri, tutkuyu..
Kısa olduğu kadar vurucu, akıldan kolay çıkmayacak bir kitaptı bu.
.
Esin Tezel çevirisi, Davut Yücel kapak tasarımıyla ~
“Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız…” (s. 72)
1940’larda orman içindeki şatosunda kendi halinde yaşayan ve artık oldukça yaşlanmış olan General Henrik bir gün bir mektup alır. Arkadaşı onu ziyaret edeceğini yazmıştır mektupta. Bu arkadaş 41 yıl 43 gün önce bir anda ortadan kaybolan dostu Kodrad’dır. Bu öyle bir kaybolma ki ardında bıraktığı soruların kancasında geçer ömrü General’in. Ama artık o dönmüştür, sorularını bizzat kendisine sorabilecektir. Şimdi de o kancaya biz takıldık; bu denli unutulmayacak ne yaşandı o gün?
Okudukça öğreniyoruz tabii o gün ne yaşandığını, sonrasında olanları hatta dostluklarının başlangıcına yani çocukluk dönemlerine de bir bakış atıyoruz. Daha çok monolog şeklinde ilerliyor. Kitap bitene kadar düşmeyen bir gerilim var, her an büyük bir şey olacak gibi geliyor. Bazı şeyleri öğrendikten sonra zaten olmasını bekliyorsunuz da. Ben ne olduğunu söylemeyeceğim ama basit diyebileceğimiz bir konunun bu kadar etkiliyeci anlatılmasına hayran kaldım. Sanki benim kalbim kırıldı. Sanki benim ömrüm tükendi. 114 sayfada insana dair her şey. İhanetiyle, kıskançlığıyla, kibriyle…
Bazı cümleleri sadece altını çizdirmedi derin bir de iç çektirdi. Herkes aşkı arıyor, aşkı anlatıyor ama dostluk aşktan da zor sanırım. Amasız fakatsız, kıskanmadan, saf sevgiyle.
Çok sevdim. Çok güçlü.